RUTİNLERİMİZ VE ALIŞKANLIKLARIMIZ

Bir önceki yazımda sevimli, sevimsiz rutinlerimizden bahsetmiştim. Rutinlerimiz hayatımızın bir parçası hatta bizi başkalarından ayıran algı ve davranış kabulleri olduğuna göre onların farkında olmamız, üzerinde düşünmemiz kendimizi tanımamızı sağlar. Kendimizi tanıdıkça da alışkanlıklarımızın bizi ne kadar etkilediğinin, çevremizde nasıl tanındığımızın farkına varmaya başlarız.

***

Ben insan hayatının alışkanlıklar bakımından iki ana döneme ayrılabileceğini düşünüyorum. Öğrenilen ve öğretilen dönem… Edilgen durumda olduğumuz ilk dönemi, çocukluk, birey olmaya başlama, ilk gençlik ve gençlik evresi; etken durumda olduğumuz ikinci dönemi ise ebeveyn olma ve ileri yaş evresi olarak sınıflandırmak mümkün.

Çocuk yaşlarda neyin iyi davranış, neyin kötü davranış olduğunun bilincinde olmaz bireyler. Gördükleri resmi zihinlerinde kayıt altına alma ve özümleme bu evrededir. Tepkilerini genellikle ağlamakla yansıtmaya çalışırlar. İstedikleri olmazsa ağlamanın şiddetinin arttığını gözlemleriz. Şimdi ben olumsuz bir örnekten yola çıkayım, siz olumlusunu düşünün.

***

Çocuk, mağazada gördüğü bir oyuncağı istiyor. Anne baba, oyuncağın benzerinin evlerinde olmasından ya da bir başka sebepten dolayı oyuncağı almak istemiyor. Çocuk, isteğinin yerine getirilmesi için ağlamanın şiddetini artırıyor. Anne baba, çocukları sussun diye gereksiz harcama olduğuna artık bakmaksızın oyuncağı alıyor.

Böylesi bir durum, çocuğun benzeri durumlarda da aynı yönteme başvuracağı anlamına geliyor tabi. Ya da özellikle her ikisi de çalışan anne baba, çocuklarını kendi ebeveynlerine veya bakıcıya, kreşe bıraktıkları için, akşama kadar çocuğum zaten bensiz duygusallığıyla çocuğunun bütün isteklerini yerine getiriyor. Sonuç, yandı gülüm keten helva. Elindekiyle yetinmeyen, alınanların kıymetini bilmeyen ve bir türlü mutlu olmayan, doyumsuz bireyler…

***

Çocuklarımız sosyal çevredeki genel kabulleri anlamaya başladıkça, yani birey olma aşamasında kendisini keşfetmeye; alışkanlıklarının iyi ya da kötü olduğunu tartmaya başlar. Ancak baskın olan, genellikle bireyin kendisini çevresine kabul ettirme yanıdır.

 Arkadaş edinmede alışkanlıkların etkin olduğu evre ilk gençlik evresidir. Bu evredeki gençlerin birbirlerine kanka diye hitabı, kurmuş oldukları arkadaşlıklarında alışkanlıklarının benzerlik göstermesinden kaynaklanır. Arkadaşlıkların, dostlukların, okulun, mahallenin, özetle çevre faktörünün etkin olduğu evre... Bireyin, hoşuna giden her davranışın genel olarak olumlu olduğunun düşünüldüğü evre. Bireyin egosuyla davranışlarını birleştirdiği evre.

***

Yaşamındaki kısıtlamalara, yasaklara karşı olma evresi ise gençlik evresidir. Delikanlılık evresi. Deli ve kanlı… Türkçemiz bu iki sözcüğü birleştirerek bu evreyi tanımlamış. Kanın coşkun bir ırmak gibi beyne sıçradığı evre… Birey, kendi arzularının ve çevre yönlendirmesinin etkisi altında hâlâ edilgen durumdadır bu evrede. Kötü alışkanlıklarının kendisini nereye götürdüğü önemli değildir. Önünde yaşanacak uzun bir ömür vardır ve arzuları keskindir.

***

İlk evrede ebeveyn davranışlarını özümseyen çocuk, ana dönemin sonraki aşamalarında ebeveynlerden çok çevrenin etkisindedir. Anne babayı taklitle başlayan evre, yerini evinin dışındaki etkenlere bırakmıştır. Bu aşamada ebeveyne düşen sorumluluk, çocuklarının kurmuş olduğu ilişkileri izlemek; yanlış ilişkiler için onu yönlendirmek, başka seçeneklerin de olduğunu ona hissettirmek olmalıdır.

***

İlk dönemdeki tabloya bütünsel yaklaştığımızda; bireylerin özellikle aileden kopyaladıkları ile çevre etkileşimiyle edindikleri alışkanlıklarını karşılaştırdıkları, dolayısıyla edilgen durumda oldukları dönemi yaşadıklarını söyleyebiliriz.

SON SÖZ

Etken dönemi bir sonraki yazımıza bırakarak ilk dönem hakkında özeleştiride bulunmamız dileklerimle…